Pazartesi, Temmuz 09, 2012

Haftanın Sanatçısı - Balthus





Balthus, 1908-2001 yılları arasında yaşamış, Polonya asıllı Fransız ressam. Resimleri, özellikle günümüzde rahatsız edici gelebilir, zira küçük kız çocuklar seks objesi olarak portrelenmiş yaftalanabilir. Bana sanki o kızların bir gün olacakları kadınlara ayna tutmuş gibi geldi. Değerlendirmeniz için eserlerinden birkaçını koyuyorum. 
Yakın arkadaşları arasında Giacometti ve Antoine de Saint-Exupery varmış.
Eserleri Picasso dahil ünlü koleksiyonerlerin koleksiyonuna girmiş.
King Of Cats






Guitar Lesson

Therese Dreaming



Haftanın Mitoloji Karakteri - Thanatos

Hypnos'un ikiz erkek kardeşi; Gece ve karanlığın çocuğu.

Ölüm iblisi/meleği denilebilir. Pskoloji'de insanların ölüm arzusuna denir (yaşama içgüdüsüne ise Eros), risk olduğunu bile bile hızlı gitmek, paraşütle atlamak, vs gibi...

Thanatos'un ölüm dokuşunun yumuşak ve acısız olduğu söylenir.

Çarşamba, Haziran 20, 2012

AYI mı OYNUYOR?


Işık bir zamanlar otobuslerde sigara içiliyordu değil mi diye sorunca; farkettim ki çocukluğum, ergenliğim ve gençliğimden beri değişen çok şey olmuş. Örneğin artık herkes elinde kahve kapları ile dolaşıyor, sokakta birbirinden farklı giyinmiş, birbirinin kopyası olmayan aynı yaş grubundan insanlar görebiliyoruz. Oysa biz hepimiz bir örnek giyinmeye çalışırdık, aynı ilkokul ve lise formalarımız gibi haftasonu kıyafetlerimiz ile de birbirimize benzeme çabası içindeydik.

İzmir’de ben küçükken sokağa çıktığımda ayı oynatıcıları ve ayılarını gördüğüm çok olmuştu. Genelde bir ellerinde bir ucu ayının burnuna bağlı bir zincir, diğer ellerinde ise bir tef ve sopa olurdu. Kalabalık bir yere geldiklerinde ayı oynatıcısı durur, bir eli ile ayının ipini yukarı çeker, diğeri ile ise elindeki tefi sallardı. Ayı da iki ayaklarının üzerinde zavallı zavallı  sallanırdı.  Genelde çevrelerinde hatırı sayılır bir kalabalık birikirdi. Ayının performansı bittikten 3-5 dakika sonra, ayı oynatıcısı tarafından tef dolaştırılır ve para toplatılırdı.

Annem küçük kafama ayıların böyle yapabilmesi için yaşatıldıklarını doldurduğu için ben genelde dehşetle bakardım yanından geçerken bu performansın.

Farkına vardım ki, çoook uzun zamandır sokakta ayı görmedim. Gördüm ki bunun için WSPA (World Society for the Protection of Animals)'den Peter Henderson'a teşekkür edilmesi gerekiyor. Kendisi Balkanlar, Türkiye, Hindistan ve Pakistan'daki ayı oynatıcılığının (Pakistan'da ayrıca köpek-ayı dövüşü oyunları varmış)sonlandırılması için 1990'ların başından beri aktif çalışıyor.1993-1998 arası Türkiye'de çalışarak ülkemizde ayı oyantıcılığının kalkmasını başarmış.

Annemin küçükken aktardıklarını okuduklarım ile de destekleyerek oynayan ayıların nasıl oynatılmaya eğitildiğini özetleyeyim . Genelde ayılar çok küçükken annelerinden ayırtılıyorlar (ya kaçırılarak ya da anneleri öldürülerek) burun veya ağız çevresinden zincir geçiriliyor (bunlar genelde kapanmayan yaralara sebep oluyorlar.). Zinciri yukarı çektiğinde ayının canı yandığı için dans ediyor gibi hareketler yapıyor. Dişleri ve tırnakları sökülüyor. Ayı oynatıcıların gelir kaynağını ve gelirini düşünürsek ayı beslenmesine çok uygun bir şekilde büyümediklerini de tahmin etmek zor değil .Annem dans etmelerini sağlamak için altlarında ateş yaktıklarından bahsetmişti ama öyle bir bulguya rastlamadım.

Ayı dans ettitrme geleneği görülüyor ki Avrupa'da da 15. yy'a kadar çok populermiş. Hatta Bern şehrinin mühürü 1224 de dans eden bir ayıymış. (emin değilim sadece bir kaç kaynak yazıyordu bulamadım resmini)

Yukarıdaki resim bir ortaçağ resimli kitabından alıntı (book of hours), vahşice bir adamın dans eden bir aynın önünde diz çökmesini tasvir ediyor.

90'lı yıllarda doğan Türk çocuklarının ayı dansını görmemesi sevindirici, teşekkür edeceğimiz Peter Henderson olsa bile (yabancı olmasına şaşırmasam bile az da olsa incindim)..

Salı, Haziran 19, 2012

Süperstar (galba)

Ayılar ile ilgili ortaçağ resimli kitaplarını tararken, yine küçüklüğüm aklıma geldi.

Bizim eve Hürriyet girerdi, benim her sabah baktığım ilk şey Hürriyet'in eki Kelebek'in en arkasındaki fotoromanlardı. Bunlar genelde bir sayfada 4-8 fotoğrafın bulunduğu her fotoğrafın yanında da fotoğraftaki karakterin düşünceleri ya da sözleri yazılı oldugu hikayelerdi.

Aklımda kalan Ajda ve Ekrem Bora'nın SüperStar (isminden tam emin degilim) fotoromanı, Ajda kendi gibi biriydi, yani çok ünlü bir şarkıcı. Çok ünlüydü ama hiç mutlu değildi, geceleri uyku sorunu vardı (böyle bir sorun olduğunu bu fotoroman sayesinde öğrenmiştim)
Fotoromanla ilgili tek hatirladigim bir gece ikisinin yataga girmesi ( dev boyutta yatakta fotolar) ve ilk defa superstarimizin uyuyabilmesi. Hastaliginin caresi Ekrem'mis yani.
Bir de Ekrem Bora' yi yasli bulmustum sanirim superstar icin.
Kac yil devam etti bu formatta gazete eki yayinlamak hatirlamiyorum.

Salı, Mayıs 08, 2012

This is NOT ..

This is not a love letter
This is not a hate letter
This is not an acceptance letter
Since we are no longer seeing each other, this is not a reproach
This is just an acknowledgment
An acknowledgement that there may be losses besides death
Death is personal but ubiquitous and every man's failure
Loss without death is a private failure which can turn into a private hell if one does not take care

Çarşamba, Mayıs 02, 2012

Haftanın Kelimesi -- Ouroboros


1990 ların sonunda Millenium dizisinini epey heyecan ve keyifle seyrederdim. Eski FBI ajanı Frank Black, Millenium Grubu (enteresan bir gruptu: kuruluşu İsa zamanlarına dayanıyordu sanırım ve 2000 yılında bir şeyi ya tetiklemeye ya da engellemeye çalışıyorlardi) için çalışıyordu, işi suçlu profillerini çözmekti (onların kafasının içine girerek). Bu dizinin giriş jenereğinde kendi kuyruğunu yiyen bir yılan vardı; bu şekil Millenium Grubunun da simgesiydi. 

İşte bu simgenin adı Ouroboros. Kelimenin orijini eski Yunancadan geliyor, Oura ; kuyruk, boros ise yemek demek. Eski Mısırda (Tutankhamun’ın mezarında bulunan ama deşifre edilemeyen Book Of Netherland’de Ouroboros çizimlerine rastlanmış), Eski Yunanda, Çinde, Azteklerde , bilinen tüm eski kültürlerin tarihinde bu figüre rastlanıyor. Din, mitoloji, simya, felsefe (Plato ilk var olanın kendisiyle beslenen yuvarlak sadece yuvarlanarak ilerleyen bir canlı olduğunu betimlemiş-Timaeus),  pskiyatri dallarında simge, hayat dögüsünü, sonsuzluğu, ölümsüzlüğü, ilk varlığı ifade ediyor.

Perşembe, Nisan 19, 2012

Evde Film Festivali 2012 Kis- Bahar

12 yildir Istanbul'da yasiyorum ama 10 yildir  Istanbul'daki film festivallerine gitmiyorum, kendim sekilci olmak adina  Istanbul festival seyircisini cok sekilci buluyorum ve sinemanin icindeki havadan rahatsiz oluyorum. Festivaldeki seyircide hirsli bir hava sezinliyorum ve bu beni urkutuyor. Zira guncel filmlerden geri kalmak ta hosuma gitmiyor, o yuzden arada dunyadaki festivallerinden filmleri secerek kendi evimde film festivali yapiyorum.

Asagidaki filmler 2012 yili  ev festivalimden:

The Descendants: W(7), V(7)
Alexandre Payne'in Sideways'den sonra yazip ve yonettigi ikinci film. Clooney'nin karakteri, Matt, arasinin sogukca oldugu karisinin bir kaza sonrasi komaya girmesi sonucu, iki kizi ile  basbasa kaliyor. Iki kizi, karisinin ailesi, karisinin arkadaslari, karisinin iliskisi oldugunu ogrendigi adam, adamin karisi, kendisi, hepsinin karisi hakkinda farkli dusunceleri ve hisleri var. Kadin orada tuplere baglanmis yatarken; geriye kalanlar, kendisinin yoklugunda devam edebilmek icin baglarini tekrar kuruyorlar. Matt kizlari ile iliskisini bastan kurmak ile kalmiyor, is ile ilgili aldigi tum kararlari da gozden geciriyor. Filmin melodramatik olabilecek bir konuyu hafif islemesi cok hosuma gitti . Hafif ama bayagi degil.

The Artist: W(6), V(3)

Sessiz film yapmak demek:tek boyutlu, karikaturize karakterler ile basit bir hikayeyi cekmek olmasa gerek.

Project Nim: W(8), v(7)
Insanlar olarak kendimizi fark ettigimizden beri diger hayvanlarin icine sicmisiz sanirim. Project Nim, Columbia Universitesinde 1970'lerde davranis pskolojisi hocasi olan Herbert Terrace'in Allah kompleksi sonucu ortaya cikiyor. Terrace bir sempanze bebeginin insan ailesi ortaminda yetisirse, insanlar gibi, isaret dili ile anlasabilecegini dusunuyor ve eski bir kiz ogrencisini bu is icin tutuyor. Nim adini verilen sempanze bir kac haftalikken annesinden ayrildirilip Stephanie Lafarge'in kalabalik ailesine evlatlik olarak veriliyor. Sonrasi insanlik icin bir utanc. Nim , insan olmayi basaramayinca tum sevenleri tarafindan terk ediliyor.


Take Shelter: W(6), V(7)
Karisini ve cocugunu cok seven Curtis, geceleri kiyamet ruyalari gormeye baslar, benzer ruyalar gunduzleri uyanikken de tekrar etmeye baslayinca, ailesi dahil herkesin dislamasini goze alarak, gelecek kiyametten ailesini korumak icin arka bahcesinde bir korunak yapmaya basliyor. Bir yandan da sizofren annesine benzemeken korktugu icin pskiyatriste de gozukuyor. Filmin birbirinden farkli iki finali var.  
Miss Bala: W(6), V(6)
Tijuana, Meksika'da guzellik kralicesi olmaya calisirken, yanlis zamanda, yanlis mekanda, yanlis insanlarin yakininda bulundugundan dolayi, Laura, polis&devlet&suclularin birbirine karismis cizgileri arasinda ayakta durmayi basarabiliyor.

Guilty (presume coupable): W(6), V(7)

Film Alain Marécaux'nun gercek hikayesini anlatiyor. 2001'de gece yarisi polisler tarafindan uyandirilan Alain ve karisi cocuk tacizinden tutuklaniyorlar. Kendilerinin de 3 tane cocugu var. Cocuklar farkli bakici ailelere veriliyor. Alain ve karisi suclamalari red ediyor. Onlar ile birlikte 18 kisi daha suclaniyor. Hukuk sisteminin curumuslugunden; daha dogrusu, savcilarin ve yargiclarin hirsindan, avukatlarin beceriksizliginden gercegin ortaya cikmasi maalesef 4 seneyi buluyor. Marécaux'yu canlandiran aktor PhilippeTorreton muhtesem.

Baby Call: W(5), V(6)

Tacizci kocasindan kacan Anna 8 yasindaki oglu ile sosyal gorevliler nezaretinde kocasindan uzak bir apartmana tasiniyor. Oglunu okula bile yollamaya korkan Anna ile bir video dukkaninda calisan Helge ile cekingen bir arkadaslik kurar. Yatalak annesi ile kendi sorunlari olan Helge, Anna ve oglunun iliskisinde bir tuhaflik sezer ama son gec dakikaya kadar tuhafligi cozemez.
Film beni cok rahatsiz etti, Anna'nin caresizligi ic parcaliyici.


Detachment: W(2), V(2)

Zirva, zirva, zirva. 45 dakika sonra dayanamadim kapadim. Sanirim Adrian Brody'nin oynadigi hic bir filmi bir daha seyredemeyecegim.





A Happy Event (Un heureux événement): W(5), V(4)
Cok asik olan genc cift, asklarinin meyvasi olarak bir bebek yapmaya karar veriphamile kaliyorlar. Ama bu meyva tatli bir meyva olmuyor maalesef. Ne hamilelik sureci ne de dogum sonrasi ikisinin de hayal ettigi gibi olmuyor.  Film komikve sirin basliyip sonra ciddilesiyor, ama gecisleri ve ciddi olmayi cok becerememis.

Beloved (Les bien-aimes): W(1), V(1)
Konusu da, sarkilari da beni cok sikan bir muzikal. 25. dakikadan sonra kapadim.







Guilty of Romance(Koi no tsumi): W(6), V(5)
Unlu bir yazarin uysal karisi, kendini yavasca seksuel fantazilerine birakiyor. Tanistigi insanlar sayesinde gunduz orospuluk, aksamlari kocasinin tatli karisi oluyor. Kendisine ornek model olarak aldigi kadin ile kaderlerinin tanismalarindan cok daha once kesistigini biz de Miki ile ayni anda
ogreniyoruz.




The Intouchables: W(8), V(7)

Gercek hayattan  bir dostluk hikayesi.  Boyundan asagisi sakat olan aristokrat Philippe, kendisine bakici olarak Sudanli hapisten yeni cikmis Driss'i tutuyor. Her iki adam da birbirine iyi geliyor, hayatlarini birbirleri sayesinde cesurce sekillendiriyorlar. Uzun zamandir bir filmde bu kadar eglenmemistim (konusu itibari ile olamaz gibi geliyor ama oldu)

Hysteria: W (8), V(5)
Vibratorun icatcisi ve o zamanlar hakkinda bir film. Cok eglenceli. Ornegin viktorien Ingilteresinde huysuz sikkin kadinlarin, histeri tanisi ile pskiyatlara gittigini ve doktorlarin uyguladigi tedavinin masturbasyon oldugunu biliyor muydunuz, ben bilmiyordum. Histerisi tedavi edilemeyen kadinlara  rahim alimi uygulaniyormus.




Bir Zamanlar Anadolu'da: W(6), V(8)

Bir zamanlar Anadolu'da seyretmesi zor bir film, ozellilkle ilk yarida polis, savci ve suclularin karanlikta bir ceset pesinde o tarla bu tarla gitmelerini sabirla seyretmek gerekiyor. Gorseller her NBC filmi gibi muhtesem. Bu filmde begendigim her karakterin filmin basindan sonuna kadar izledigimiz gelisimi ve degisimi. Kesinlikle 150 dakikaya degiyor.





Kiseki (I Wish): W(8),V(6)
Kucukken Erich Kastner'in Lisa ve Lotte adli kitabini okuyup, cocuklarin anne ve babalarini degistirebileceklerini dusunup , icime umit dusup,  planlar yapmaya baslamistim. Hayir hicbir planimda basarili olamamistim. I wish'de de iki kardes var, buyuk abi annesi ve annesinin ailesi ile, kucuk kardes ise muzisyen babasi ile kaliyor. Buyuk abinin amaci aileyi bir araya getirmek.Iki hizli trenin birbirleri ile karsilastigi noktada dilek tutarsan gerceklesecegi ile ilgili bir soylenti duyuyor ve arkadaslarinin ve dedesinin yardimi ile 8 cocuk bir gunluk bir macera yasiyorlar. 8 cocugun da her birinin ayri bir dilegi var. Tum filmi gulumseyerek seyrettim.
Sibir Monamur: W(6), V(7)
Filmde iki paralel hikaye, filmin ortasinda ve sonunda kesisiyor.  Leshia, sakat dedesi ile Sibirya'nin terkedilmis bir koyunde yasiyor.  Kis gelmek uzere, kasabadaki akrabalarinin onlara yemek getirmelerine muhtaclar. Kasabadaki akrabalarin kendi ailesel sorunlari var. Bu sirada ustlerine orospu bulmakla sorumlu iki asker de gorevlerini tamamlayip, uslerine geri donuyor. Iste bu iki hikaye cakisiyor. Film, insanlik, bencillik, dogru, yanlis, din, ettigini bulma temalari uzerine kurulu, ama bunu gozunun icine sokup yapmiyor.

Shake Hands With The Devil: W(7), V(6)

Rwanda'daki katliamin o sirada Rwanda'da barisi korumakla yukumlu olan Birlesmis Milletler Temsilcisi General Romeo Dallaire'in gozunden kalbinden anlatiyor. Katliamlarda olen binlerce yuz binlerce insana degl, bu katliami engellemek icin elinden bir sey gelmeyen surekli burokrasiye takilan Dallaire'e uzulup sikilmamiz icin yapilmis sanki film. O yuzden icime sinerek begendim diyemiyorum.



King of Devils Island(Kongen av Bastoy)
: W(6), V(8)

Film 1915'te Bastoy'da gecen gercek olaylar uzerine kurgulanmis. Bastoy, Oslo fiordlarinda kucuk bir adacik. Bu adada oglan cocuklari icin bir islahevi var. Islahevinin basindaki yetiskinler, pedofil bir mudur yardimcisi, dindar gozuken ama islahevine ayrilan paralari yiyen bir mudur ve sefkatten yoksun diger buyukler. Sineklerin Efendisinden farkli olarak burada cocuklar birbirlerine acimasiz degil, aksine birbirlerinin duvarlarilar.Film adaya yeni iki cocugun gelmesi ile basliyor, biri celimsiz urkek bakisli, pedofil mudur yardimcisinin yeni gozdesi olan C5 , digeri mudurun bastan bela olarak gordugu asi C19. C5'in intihari ve C19'un basasiriz kacma girisimi ile tetiklenen olaylar, adaya anakaradan 150 askerin mudahalesi ile son buluyor. Filmin sonunda ise umut yok.
Faust: W(2), V(7)
140 dakikalik Faust'u seyretmem yaklasik iki gunumu aldi. Zira seyretmesi cok zor bir film. En azindan benim icin oyleydi. Uzerinden bir gun gecmesine ragmen hala filmi dusunuyorum. Sokurov'un dortlemesinin sonuncusuymus, diger ucunu seyretmedigim icin, dortlemeye butunsel olarak bakamiyorum.
Faust Goethe'nin ayni adli oyunun adaptasyonu. Hikayedeki ana karakterlere sadik kalinsa bile hikayenin akisi tam kitaptaki gibi degil. Ayni oyunu okurken oldugu gibi yine Almanca bilmek istedim, sanki Bruegel tablolari sinema ekranindan kayarken anlanmasi gereken Almanca metinler alttaki altyazilar degil. Filmde Margaret'in kendisi ve kendi ic hesaplasmasina biraz daha girilmesini tercih ederdim, sanki kadin oldugu icin karakter Vermeer portresinde kalmis ve icini goremiyoruz.

Headhunters (Hodejegerne): W(7), V(6)
Ne kadar cok Norvec filmi seyretmisim. Headhunters, esas isi sanat hirsizligi olan Roger, gostermelik isi olarak da kafa avcisi firmasinda ortak olarak calismaktadir. Bir sonraki belki de en buyuk hirsizligi olacak iste, yutabileceginden daha buyuk bir lokmayi isirmaya kalktigini gec anliyor. Keyifli bir macera filmi, sonundaki gereksiz ask sahnelerini saymazsak.

Çarşamba, Nisan 18, 2012

AH SU SUSLU ERKEKLER!

Sokurov'un Goethe adaptasyonu Faust'u biraz zorlayarak da olsa seyrederken, daha once fark etmedigim bir sey fark ettim. tirnaklari boyamak; ayni yuzu boyamak, topuklu ayakkabi giymek gibi ilk erkekler arasinda yaygin bir seymis. Insan erkeginin de ayni hayvandaslari gibi daha suslu cinsiyet olmasina sasirmamak gerek. Belki sasirilmasi gereken gunumuzde suslu cinsiyetin degismesi. 

Tirnak boyama tarihcesine bakarsak :

MO 3200- 4000 civarinda Babilli'lerin hem manikur yaptigi hem de tirnaklari boyadigi kazilarda bulunan manikur seti ile belirlenmis.

MO 3000 lerde Cinlilerde kirmizi ve siyaha tirnaklari boyamak makbulmus, tirnak boya renginden sosyal statun de anlasiliyormus. (eger sosyal statununun elvermedigi renge boyamaya kalkarsan tirnaklarini cezalandiriliyormussun)

Ayni donemde Misir'da Kleopatra ve Nefertiti (evet kadinlar )tirnaklarini kirmizi tonlarina boyarlarmis

Daha yakin tarihte(MS 1500) Incalar, tirnaklarini sekillerle suslerlermis.

19. yy dan sonra ise bati dunyasinda kadinlar arasinda (ilk once hafif! kadinlara atfedilse de ) yayginlasmis.