Pazar, Ocak 29, 2012

Ermeni Soy-Kirimi ? Apolitik bir Yazi



Universite yillarimdan beri apolitik olarak tanindim. Tipik bir X kusagi olabilirim, herhangi bir biz olarak taraf olmayi sevmiyorum ve  toplu olarak yapilan her turlu harekette var olmamayi seciyorum. Ancak topluluklarin fark yaratabildiginin farkindayim, birey olarak da ancak baskalarini ikna edip kendi inandigina inandirirsan istedigin degisimi yapabiliyorsun. Aslinda bu cok dogal, degisimi birey olarak kendinde arzulamiyorsun ki, cevrenin degismesini istiyorsun ve bu cevreyi bir suru ortak paylastigi icin, onlari da, en azindan ikna edebildiklerini de arkana alman gerek ki, degisim ortak yasanabilsin ve ortak cevreniz degissin.
Al Jazeera 11-18 Ocak arasinda Suzanne Khardalian'in Anneannemin dogmeleri adli belgeseli yayinladi. Belgesel, Suzanne'in anneannesinin ve o donemdeki diger cocuk/kadinlarin yasadiklarini sorgulamasini isliyor. Anlatilanlarin hic birinin gercekligi ile ilgili suphem yok, filmin aktardigi 1910'larda bir cok Ermeni cocuk-kadin bolgedeki turk kurt arap erkege zoraki gelin gidiyor ve bazilari dogurduklari cocuklarla, din/isim degistirip o bolgede kaliyorlar, digerleri zaman gecirip uygun zamanda kaciyor ve bir cogu da ailesinden kulturulden kopuk yaban ellerde oluyor. Ayni donemde, Ocak ayinda, Al Jazeera'da yine Ermeniler ile ilgili bir belgesel daha gosteriliyordu.

29 Ocak 2011'de Fransiz Ulusal Meclisi tarafından kabul edilerek 29 Ocak 2001'de yürürlülüğe giren  Ermeni soykırım yasası, sunu diyor, Fransa 1915'teki Ermeni soykirimini resmen tanir.

Belgesellerin yayinlanmasi, yasanin onaylanmasi zamanlamalari cok yakin birbirine,  eminim benim maruz kalmadigim bir cok benzeri film/konusma/yazi da yayinlanmistir. Sonucta Ermeni'ler icin gerceklesen bu basari ancak dunyanin her yerinde  toplu olarak gosterdikleri dilbirliginin sonucunda gerceklesti. 

ve evet benim gibi dusunen ve yasayanlar ile boyle bir sey gerceklesemezdi. 

Soykirim'in tanimi :
 

Soykirimin 1948’de Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde (SSECS) hukuksal bir tanımı bulunmaktadır. Sözleşmenin 2. maddesi soykırımı “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.” şeklinde tanımlar.1

Benim anlamadigim peki asagidaki halklaneden sessizler, ya da neden onlarin sesi duyulmuyor? Neden onlar icin "biz" olunmuyor? Neden bazi halklar daha sessiz, daha sesi duyulmaya az deger?

1) Libya da 1929-1935 olanlar neden bir soykirim olarak gundeme gelmiyor? - 2008 yilinda Berlusconi resmi olarak Libya'dan ozur diledi, ve 5 milyar usd paket vereceklerini acikladi. Ama soykirimla ilgili bir laf gundeme gelmedi.

2) Almanlarin Namibia (Herero ve Namaqua)'da 1904-1908 arasinda yaptiklari eylemlerin sonucu yaklasik 100 000 Herero'lu ve 10 000 Namaqua'li  oldu ve 1985'te Birlesmis Milletler tarafindan soykirim olarak resmi olarak tanindi, 2004'te Almanya'dan ilk resmi ozur geldi ve su an yilda 14 milyon dolar ozur paketi odeniyor. Ama bu konuyu neden neredeyse hic duymuyoruz, film kitap yazilmiyor ? (acikcasi ben hic duymadim)

3) Ingilizlerin Kenya'da 1950'lerde 300 000 Kikuyu'yu oldurmesi neden soykirim olarak gundeme gelmiyor.

4) 1885-1908  yillari arasinda Belcika Congo'sunun nufusu yaklasik 10 000 000 kisi azaldi. Kral Leopold onderliginde yapilanlar (kotalarini dolduramayan iscilerin ellerinin kesilmesi gibi) korku filmi gibi. Ve anladigim kadari ile yapilanlar soykirim olarak kabul edilmiyor ve kimse kimseden ozur dilememis. Neden bu konuda ses yok?

5) 1937 yilinda Nanking'de Japon askerleri tarafindan yaklasik 200 000 Cin sivilinin olumu (20 000 - 80 000 cocuk ve kadin tecavuzu) ile sonuclanan  katliam icin 1995'de Japon basbakani resmi olarak ozur dilese de, 2007 yilinda hala politik bazi partiler katliami tanimadiklarini soyleyerek imza topluyorlardi. Cinliler neden bu konuda daha fazla ses cikarmiyor?

6) 1995 yilinda Bosna'da Avrupa'nin gobeginde olan katliamlara sirasinda kimse mudahale etmedi?

7) Ingilizler tarafinda Tazmanya'daki  yerli halkin (Parlevar) katledilmesi neden yaygin olarak soykirim olarak anilmiyor. Sonucta bir tane bile Parlevar yok gunumuzde. 1997  yilinda Tazmanya parlemanto su resmi ozur diliyor, 2006 yilinda ise ozur paketi olarak kabul ettigi 40 adet Parlevar soyundan gelen kisiye 5 milyon dolar vermeyi kabul ediyor.

8) Endonezya hukemeti tarafindan Bati Papau daki yerli halka sistematik soykirim yapildigi soyleniyor 1963 lerden gunumuze ama global bir aksiyon alma, tanima ya da bilgilendirme yok , neden?

9) Yine 1975-1999 arasinda Endonezya Dogu Timur'daydi (portekizlerin kolonisini birakmasindan hemen sonra Endonezya girdi) ve bu sirada yaklasik 100 000 kisinin olduruldugu soyleniyor, bu konuda neden yaygin bir  bilgilendirme yok. 

10) 1975-1979 arasinda Kambocya'li muslumanlarin (Cham) yaklasik 500 000 kisinin, Khmer Rouge yonetimi tarafindan katledilmesini kacimiz duyduk, duymadiysak neden duymadik, kulaklarimiz tikali oldugundan mi yeterince haber olmadigindan mi?

son olarak da Rwanda daki katliam ve soykirimlardan dolayli olarak Belcika'lilari sorumlu buluyorum ve bu konuya hic deginilmemesini de dogal bulmuyorum. Hutu ve Tutsi'leri iki ayri irk olarak tanimlayan ve irklari farkli gorevlere getirenler onlar. 

Yine anlamadigimin ne oldugunu soyleyeyim, neden bazi katliam/soykirimlar, sayilarindan bagimsiz, digerlerinden daha fazla ses getiriyor ve taniniyor.

4 yorum:

Adsız dedi ki...

peki ermeni soykirimi iddalariyla ilgili fikrin
nedir?

ardalahmet dedi ki...

Bu, tamamiyle o katliamın PR'ının ve marketing'inin nasıl yapıldığı ve katledilenlerin torunlarının bugünkü kimliği/nüfuzu/gücü ile ilintili doğal bir sonuç.

Bu durum katliamların küçük ölçekli olanı vuku bulduğunda sistemlerin nasıl davrandığına bakılarak rahatlıkla anlaşılabilir:
a) Bir gariban öldürüldüğünde sistem güçlüden yana davranır. Ölen öldüğüyle kalır ve kısa bir süre sonra mesele bir daha hatırlanmamak üzere unutulur.
b) Nüfuzlu/güçlü/ünlü biri öldürüldüğünde ise sistem çoğu kez tüm imkanlarıyla çalıştırılır, failler bulunur, cezalar verilir. Hatta bazen suçluların yanısıra bir miktar masum bile cezalandırılır. Bu kişilerin ölümleri unutulmaz. Törenler düzenlenir, yürüyüşler yapılır, sloganlar atılır. Aziz hatıralarına şiirler şarkılar yazılır, kitaplar basılır, geceler düzenlenir, filmler belgeseller çekilir.

Makro boyuttaki katliamlarda işleyen sistem de bundan çok farklı değil..

-

Bir de "Katliamın özrü olur mu?" konusu var.
İnsanoğlunun, çok bilmişlik hastalığından kaynaklı bir arızası var: Her soruya bir cevap, her kabahate bir özür bulabileceğini düşünmesi.
Bazı soruların cevabı yoktur, bazı kabahatlerin de özrü olmaz.
Bu hem o kadar basit hem de o kadar karmaşıktır ki; suçun ağırlığını hem bir çırpıda anlatıverir, hem de aklın alamayacağı bir çıkmaza sokar vicdanıyla düşünebilenleri.

Tabi, tüm kurumsal çözümlerde olduğu gibi bu çaresizlik de aklın alacağı bir türe dönüştürülür: Para, resmi özür, toprak vs vs. bir yığın saçmalık..

Yine küçük ölçekli muadilinden bir örnek: Biri sadece tipinizi beğenmediği için iki elinizi de bileklerden kesip sizi ömrünüz boyunca elsiz yaşamaya mahkum etse, aynı kişi 10 sene sonra gelip bu davranışı için sizden özür dilese, bir miktar nakdi yardım teklif etse vs vs.
Cevap hiç ama hiç önemli değil. Sadece, o an hissedilenleri tahayyül edebilir misiniz? Edebilir miyiz? ...

rakibe musal dedi ki...

hayir ozru olamaz- bence de katliamin- suclu ve kurban arasinda. Bu gibi durumlarda ozur; dedesinin eli kesilmis adama, dedesinin el kestigi adam tarafindan yapiliyor. Insanlar birbirine yapinca anlamsiz gelen bu hareket hukumetler yapinca biraz daha anlam kazaniyor?

ardalahmet dedi ki...

Çocuklarımızı, yetişen yeni nesli aynı şeyi bir kez daha yapmayacak tıynette ve ahlakta yetiştirmek anlamlı olabilirdi. Büyük ölçüde başaramadığımız aşikar...

Devletler, hukümetler, kurumlar.. dileyecekleri bir kuru özrün hiç bir anlamı yok. Onu yapsalar yine PR için, marketing için, menfaat için yaparlar - tecrübeyle sabit.

Esas olan insan. Devlet/hukümet/kurumlar, -örneğin-, ne zaman ki, insan sevgisiyle yoğrulmuş, kimseyi inancından renginden dilinden ötürü yargılamayan, düşman görmeyen çocuklar yetiştirebilen bir eğitim sistemi kurarlar ve başarıyla işler hale getirirler. İşte bu bir özür dilemedir. Hem de çok kaliteli bir özür dilemedir. Yine bu kurumlar; ne zaman ki, devlet eliyle gerçekleşen tüm ayrımcılıkları minimuma indirmek için çaba sarfederler, samimiyetle mücadele verirler. İşte o zaman bu bir özür dileme olur. Hem de en onurlusundan, en kalitelisinden bir özür dileme...

Ayrımcılığı kurumsallaştıran, insanları ayırmayı, inancından renginden dilinden ötürü hor görmeyi, düşman bellemeyi, sevgisizliği milli eğitim sisteminin içine entegre eden bir devlet/sistem dedelerinin işlediği bir günah için kuru bir özür dilese ne değişir? Ne ölüye hayrı dokunur, ne de diriye.

Eskiler ne güzel söylemişler: "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz."